Bir milletin herhangi bir konuda/sahada gelenek oluşturabilmesi, onun, tarihinin köklü oluşuna işaret eder. Aile yapısı, ilim, ahlak, san’at, siyaset, spor, mimari, musiki, mutfak kültürü (damak tadı) gibi pek çok alanı kapsayan gelenek, bir milletin düşünce, duyuş ve yaşamındaki derinliklerinin dışarıya yansımasıdır. Bu yönüyle gelenek, bir milleti geçmişine-köklerine bağlar ve ona hayat hakkı verir. Öyle ya, kökü olmayan bitki bile yaşayamaz! Bu açıdan hemen her millet, tarihini derinleştirmek ister. Zira bir gelenek oluşturması itibariyle tarihi ne kadar eskilere giderse toplum da kendini hayata tutunma ve var olma açısından o kadar emin hisseder. Bunun için de muhtelif alanlarda gelenek oluşturmuş, iz-eser bırakmış büyüklerini imdadına çağırır. Herhangi bir zorluk karşısında çocuk nasıl ki, “Benim babam var ve şöyle şöyle biridir ha!” diyerek kendinde güç bulursa toplum da aynı şekilde “Bizim de şöyle bir şanlı mazimiz-tarihimiz, büyük adamlarımız var!” diyerek başka milletlere karşı dik duruş sergileyebilir.
Gelenek oluşturmanın ne kadar zor ve bir millet için o kadar da önemli bir şey olduğunu hemen bütün kültür tarihçileri kabul eder. Her şeyden evvel herhangi bir konuda geleneğin oluşabilmesinin tarihi bir temeli ve milletin inancında, ahlakında, düşünce dünyasında sarsılmaz bir yeri olmalıdır. Eski Türklerdeki cesaretin, savaşçı karakterin İslam’la birlikte, cesaret ve mertliğin timsali olan yiğitliğe dönüştüğü ifade edilir. İslam inancının getirdiği hakkaniyet ise devlet yönetiminde ve ahlak anlayışında adalet olarak tecessüm etmiştir. Bu açıdan Osmanlı’nın daha kuruluş yıllarında (ki, genel kabul 1299’lu yıllardır ancak bunu daha öncelere götürenler de vardır) fütuhât ile birlikte ilme, kültüre büyük önem verdiğini ve bu alanlarda pek çok atılımlar yaptığını biliyoruz. Şöyle ki, Dâvud el-Kayserî ilim hareketinin başına getirilirken Hacı Bayram Veli, Akşemseddin gibi nice büyük ismin bu millete kıyamete kadar sürecek bir ruh üfledikleri herkesçe malumdur.
Dile kolay Kırkpınar güreşleri başlayalı 649 yıl olmuş! Demek ki, bu güreşlerin başlangıcı yaklaşık olarak 1360’lı yıllara yani Osmanlı’nın uzun yıllar sürecek olan Balkan fütuhâtının/ (yürüyüşünün) başlangıç yıllarına tekabül ediyor. O yıllarda İstanbul’un fethine (1453) daha epey zamanın var olduğunu düşünürsek böylesi bir uzun soluklu geleneğin temellerinin çok önceden atılmış olduğunu anlarız. [27.06.2010 tarihinde] TRT-3’te spor sunucusu ile mülakatta bulunan milli güreşçimiz ve siyaset adamı Hamza Yerlikaya, Türklerde karakucak güreşlerini tarihinin çok eski olduğunu, Peçenekler’in Balkanlara yerleşmesi ile birlikte pek çok etkinliğin yapıldığı panayırlar kurulduğunu ve bu panayırlara renk katması için ermeydanları tesis edilerek yağlı güreşlerin de başlatıldığını söylüyor. Şu halde Kırkpınar’daki yağlı güreşlerin temeli çok eski zamanlarda Türkler arasında var olan karakucak güreşlerine dayanıyor demektir.
Kırkpınar güreşlerinin tarihî fikrî temellerini yukarıda sözü edilen yıllarda arayabiliriz. Mesela sadece Kırkpınar kelimesi üzerinde bile başlıbaşına araştırma yapılabilir. Niçin ‘kırk’ da ‘yirmi’ değil? Tasavvufta üçler-yediler-kırklar şeklinde dile getirilen kişilerin Allah dostu olduğu kabulü vardır. Kırk yaşı insan için en olgun/kemâl yaştır. Hz. Peygamber kırk yaşında vahiy almaya başlamıştır. Aynı şekilde Anadolu’da pek çok yerde kırk/kırklar ile ilgili nice menkıbeye, mâkama rastgelinebilir. Öyle anlaşılıyor ki, mesele Kırklar olarak bilinen/kabul edilen Allah dostları topluluğu ile bir şekilde ilgi-irtibat kurarak meseleye manevî-uhrevî bir renk katabilmektir.
Pehlivanlar bu ata sporunu genelde ‘Peygamber sporu’ olarak dile getirirler. Bu konuda cengaverliği ile bilinen Hz. Ali ve Hz. Hamza ile bir şekilde irtibat kurarlar. Yine Hamza Yerlikaya’nın verdiği bilgilere göre pehlivanlar peşrev çekerken ilk önce sağ adımlarını atarlar ki, bu adım kıbleye dönük olarak başlarmış. Peşrevin geri dönüşünde pehlivan üç defa temennâda bulunur. Birinci temennâ Allah Teâlâ, ikincisi Cebrail (as), üçüncü ise Hz. Peygamber için olurmuş. Bu yönüyle Kırkpınar güreşleri denilebilir ki, pek çok açıdan dinî bir hüviyete bürünmüş spordur. Öyle ki, güreşlere Cuma namazından sonra başlanır. Gelip geçmiş pehlivanlar için hatimler-dualar okunur. Pehlivanlar kisbet giymeden önce iki rekat namaz kılar. Öfkesini yenebilmek/kontrol altına alabilmek için her türlü tedbirleri alır. Kisbet giyilirken düğümler üç kez bağlanırmış ki, bu aynı zamanda pehlivanın kendi nefsi hesabına haramlara set çekmesi, onların önünü bağlaması anlamına gelirmiş. Kaldı ki kisbet, İslam’a göre erkeklerin nâmahreme göstermesi haram olan edep yerlerini (diz kapağı ile göbek arasını) kapatır şekilde yapılır. Güreş sonunda pehlivanlardan biri kazanır. Kazanan ile yenilen kişi, güreş sonunda mutlaka helalleşir. Karşılıklı kavga kin söz konusu olamaz. Zira böylesi bir sporun temelinde eğer ki, Peygamberler varsa orada kişinin şahsı adına öfke ve kininden bahsedilemez. Sadece çırak, ustasının elini öper duasını alır. Yenen, yenilen ile helalleşir ve bunun, neticede bir nasip işi olduğunu hatırlatır. Bu açıdan Kırkpınar güreşleri vefanın, edebin, güzel ahlakın, gayret ve kararlılığın da bir göstergesidir denilebilir.
Kırkpınar güreşleri aynı zamanda Osmanlı’da devlet otoritesini gösteren bir unsur imiş. Herhalde bu durum bugün de böyle olsa gerek. [Bu açıdan ilgili kişiler, başpehlivanlık güreşlerinin yapıldığı günde en üst seviyedeki devlet adamlarını aralarında görmek isterler.] Bunun yanında Kırkpınar güreşlerinin bir spor olarak değeri her türlü takdirin üzerindedir. Onun çok önemli bir spor oluşunu dikkate alırsak ermeydanında güreşebilmek için pehlivanın yıl boyu artan bir gayretle antreman yapması gerekir. Gıdasına, uykusuna, moraline dikkat etmesi yanında kendisini güçten düşürebilecek, güreşten alıkoyabilecek sakatlıklardan, hastalıklardan ve buna benzer hallerden de kendini koruması gerekir. Özellikle güreşin saatler boyu sürebildiğini hesaba katarsak pehlivanın nefesinin bol olması, çok iyi güreş tekniklerini öğrenmiş olması gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Bu arada yağlı güreş sporunda karşı tarafa zarar vermemenin esas olduğunu hatırda tutmalıyız. Nitekim el-ense, tırpan, paça kasnak gibi daha pek çok güreş tekniğinde herhangi bir pehlivanın diğerine zarar vermesi hali hem güreş kuralları gereği hem de ahlaken yasaktır. [Günümüzde boks, araba yarışları, boğa güreşi gibi pek çok spor dalında genellikle şiddetin var olduğu gözden kaçmaz. Güreş sporunda ise öfkenin, şiddetin, gücün tamamıyla kontrol altına alınmış hali dediğimiz mertliği görürüz.]
Yakın tarihimizde Koca Yusuf, Kel Aliço gibi nice isimler bu silkten gelenlerin hafızasına kazınmıştır. Bu insanların her biri yıllarca Kırkpınar’da başpehlivanlığı kazanmış olmakla birlikte yine hemen her birini birer ahlak kahramanı olarak görürüz. Aynı şekilde öyle anlaşılıyor ki, yakın tarihte Balkanlı pehlivanların nâmları cihanı tutarken 1970’li yıllarda Mustafa Bük, Davut Yılmaz gibi Ordulu pehlivanlar isimlerinden söz ettirmişlerdir. Günümüzde ise daha çok Antalyalı pehlivanlar bu bayrağı ellerinde taşıyorlar. Emeği geçen ve gelenek haline gelmiş bu sporumuza gönül veren herkese şükran borçluyuz. Özellikle yabancı değerlerin yetişen gençliğimiz üzerinde adeta karabasan gibi dolaştığı günümüzde bize ait değerleri yaşatıp insanımıza sevdirmek ve onu bir dünya markası yapmak için gayret edenlere minnettarız. Bu arada bu geleneği elden elde bu günlere taşıyan müteveffa pehlivanlara ve onları yetiştiren hocalarına rahmet diliyoruz. Bizdeki Kırkpınar güreşleri nasıl ki, vefanın, ahlakın, mertliğin, gayret ve samimi dostluğun bir göstergesi olarak gelenek oluşturmuş ise aynı geleneği ilimde, san’atta, lonca teşkilatı haliyle ticarette ve daha pek çok sahada da görebiliriz. Mühim olan bu yapıyı anlayıp günümüze zenginleştirerek taşıyabilmektedir. Bu yapının insanımız yanında insanlık için de büyük bir umut ışığı olduğunu söylemeye sanırım hâcet yoktur.