Çile ve dava adamı olan Necip Fazıl, 26 Mayıs 1904’de Çemberlitaş’ta dünyaya geldi.
On iki yaşında annesinin isteği üzerine şair olmaya karar verir.
Amerikan ve Robert Kolejlerinde ilk ve orta öğrenimini tamamlar.
Askeriye Deniz Lisesi’ni bitirir. 1923 de ilk şiiri yayınlanır.
Eğitimini, İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde tamamlayan Necip Fazıl, Fransa’daki Sorbonne Üniversitesine gönderilir. Burada Felsefe Bölümünü okuyan Üstat, Bergson Felsefesi’yle karşılaşır.
Paris yılları onun için kayıp yıllardır. İçki ve kumar illetine tutulmuştu. Türkiye’ye döndükten sonrada bohem hayatına devam etmiştir. Ta ki, Abdülhakim Arvasi Hazretlerini tanıyana kadar. Bir mısrasında şöyle seslenir.
‘’Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum,
Gök yüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.’’
Abdühakim Arvasi Hazretleriyle tanıştıktan sonra kimliğini bulan Necip Fazıl,
‘’Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış,
Marifet bu, gerisi çelik çomakmış’’ der.
Kimliğini bulan Necip Fazıl artık yapayalnızdır. 1939 da yayınladığı ‘’Çile’’ şiirinde çilesini anlatır. Bohem hayatından kurtulmak, yaşadığı sosyal çevreden sıyrılmak hiçte kolay değildi. Ölümsüz hakikati aramayı yalnız başına sürdür.
Kaldırımlar’ı yazdığında ferdiyetçi olan Necip Fazıl, Çile’yi yazdığında metafizik endişelerini dile getirmekte, Sakarya Türküsü’nü yazdığında ise topluma seslenmektedir. Kalabalıklara yanıldıklarını, yanıltıldıklarını haykırmaktaydı.
‘’Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak,
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak’’
Üstat, ‘’Gece bir hendeğe düşercesine’’ gerçeğin kucağına düştükten sonra, sanatına yeni bir gaye belirledi. Artık sanat için sanat yapmayacaktı. Kişisel kaygıları bir kenara bırakacak, inandığı hakikati anlatacaktı: Bu amaçla 1943 te Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başlar.
Milletimizin sahip olduğu İslam mirasından koparılmak istendiğini gür bir sesle haykırır.
‘’Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz,
Heykel destek üstünde benim ruhum desteksiz.’’
Bin yıllık İslam mirasına sahip çıkmamızı istedi. Geçmişimizi karalayanlara katılmadı. Mukaddes emanete sahip çıkmamız gerektiğini de haykırdı.
‘’Mezarda kan terliyor babamın iskeleti,
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti.’’
Üstat, davasının çilesini çekti. Fikirleri ve eserleri defalarca mahkemelerde yargılandı. Defalarca hapishanelere düştü. O mukaddes davanın temsilcisiydi. Hiç ümitsizliğe düşmedi. Mahkemeler, hapisler, zindanlar onu yıldırmadı. Dava ve inancından vazgeçiremedi. Zindandan oğlu Mehmet’e yazdığı şiirde,
‘’Mehmet’im sevinin başlar yüksekte;
Ölsekte sevinin, eve dönsekte,
Sanma ki, kalır bu tekerlek tümsekte…
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir;
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.’’dedi.
1980 Yılında Necip Fazıl’a Türk Edebiyat Vakfı, Sultanü’ş Şuara ‘’Şairlerin Sultanı’’ unvanını verdi.
Necip Fazıl, edebiyat dünyamızın gök kubbesidir. O, 79 yıllık hayatında 113 tane kütüphane hacminde eser bıraktı.
Mekânı Cennet olsun. Üstadın ruhuna bir Fatiha, üç İhlas…