Vaktiyle şöyle bir diyaloğa şahit olmuştum. Bir mecliste idik. Oradakilerden biri Avrupa’dan yeni gelmiş, bir şeyler görmüşlüğünün (!) de etkisiyle olsa gerek yanındakine; ne ile meşgulsün, diye sormuştu. O da, felsefe ile uğraştığını söyledi. Bunun üzerine o kişi, adeta çıkışırcasına; “Yahu ne felsefesi! Felsefe ne işe yarıyor ki, sen onunla uğraşıyorsun! Felsefe demek, kafa karışıklığı demek! Hem felsefe, insanı dinden imandan edermiş ha!” deyivermişti. Tabi karşısındaki kişi, ne yaptığını bilen biri olduğu için; “Bir dakika dur bakalım! Siz hiç felsefeyle meşgul oldunuz mu, mesela baştan sonra anlayarak, ciddiyetle bir felsefe kitabı okudunuz mu?” diye karşılık verince o kişi; “Hayır, okumadım. Ben o işle uğraşmam” dedi. Bunun üzerine felsefe ile uğraştığını söyleyen ona: “Bak, a dostum! Bilmediğin, kafa yormadığın, anlamadığın bir konuda hüküm vermeye kalkışma. Bu senin hakkın değildir!” cevabını verince nihayet o kişi, adeta bir tesbit konumunda olan şu cümleyi mırıldandı: “Yahu, ne bileyim ben, bize hep öyle anlattılar da…”
İlginçtir, birileri hep öyle anlatır, diğerleri de, kendileri adına düşünen ve hüküm verenlerin bu türlü sloganvarî düşüncelerine gönülden inanır ve onun propagandasını yapar durur. Ancak bu konuda şöyle ilgi çekici bir durum vardır: İnsanımızdaki bu felsefe korkusu nereden geliyor? Bunu kim, niçin yayıyor?
Felsefe, insanın içinde yaşadığı âlemi sorgulaması ve kendisi için anlamlı kılma faaliyetidir. İnsan, düşünen varlık olunca, onun, etrafında gördüğü, duyduğu, bildiği her şeyi sorgulaması, onlara soru yöneltmesi kadar tabiî ne olabilir? Soru, ilmin anahtarıdır. İnsan soru sorar, merak duyarsa bazı bilgilere ulaşabilir. Ondaki bu sorgulama tavrı, huy-karakter halini alınca bilgi akışı başlar ve damlaya damlaya göl olur. ‘Sormaz ki, bilsin. Sorsa bilirdi. Bilmez ki, sorsun. Bilse sorardı’ şeklinde bir ikilemi hatırlarım. Anlaşılan bilgi ile sorgulama yan yana gidiyor ilim yolculuğunda.
…
İslâm’ın doğuş ve yayılışıyla birlikte ilk dönem Müslümanlarının, gittikleri yerlerdeki dinî, fikrî, felsefî pek çok akımla yüzyüze geldiklerini biliyoruz. Onların hepsiyle yüzleşmeleri ve sorulara cevap bulmaları gerekiyordu İslam düşünürlerinin. Gelişmeler de bu doğrultuda olmuştur zaten. Onun içindir ki, İslâm’ın ilk üç-dört yüz yılı İslam ilimlerinin teşekkül aşamasıdır. Bu aşamada pek çok fikrî akımların ve mezheplerin doğması da kaçınılmaz olmuştur. Söz konusu fikrî akımların, İslam’ın getirdiği ilkelere yorum babında farklı açılımlar sağladığını görürüz. Mesela yaratılış bahsinde kelâm ilmi, yoktan yaratılışı; tasavvuf, zuhûr düşüncesini; felsefe ise (Fârâbî ve İbn Sînâ’da olduğu haliyle) sudûr teorisini yaratılış yorumu olarak ileri sürmüştür.
İslâm’ın yayıldığı mekanlara baktığımızda İran’da Mecusilik, Filistin Şam diyarında Hristiyanlık, Kuzey Afrika’da eski Mısır ve Yeni-Eflatunculuk mirası-kültürü vardı. Bu üç büyük yer aynı zamanda Helen kültür havzasıydı. Hindistan’da Budizm, Harran civarında Sabiîlik, Arabistan’da şirk, Bizans’ta ise eski Yunan kültürü olduğunu hatırlamalıyız. İslam bunlara ve bunlar gibi nice dinî, fikrî yapılara cevap vermek durumundaydı. Bütün bu dinî ve fikrî yapıların İslâm’ın yayılışına paralel olarak İslâm dünyası/coğrafyası içinde tamamen yok olmayıp kendine bir şekilde yer bulduğunu göz önüne alabiliriz. Bu durum karşısında İslâm âlimlerinin, sözü edilen bu yapı ile tek tek hesaplaştığını, başkalarıyla karşılaşmaktan dolayı herhangi bir komplekse/aşağılık duygusuna kapılmadan onlardan faydalı gördüklerini imbikten geçirerek, onlara kendi şeklini verip kendine mâlederek aldığını biliyoruz.
İşin doğrusu hemen hiçbir kültür için saflıktan bahsedilemez. Hemen her kültür, kendi özünü korumakla birlikte komşuluk gereği öbürlerini etkiler ve diğerlerinden bir şekilde etkilenir. Bu manada İslâm felsefesinde eski Yunan tesirinden, İslâm tasavvufunda eski Hint ve Yeni-Eflatunculuğun etkilerinden söz edilmesi herhalde bununla ilgili olsa gerektir. Ancak bu noktada asıl olan şey, bir ilmî disipline mahiyet ve şeklini veren nedir? İçinden doğduğu kendi din ve kültür muhiti mi, yoksa dış etkiler mi? Bu konuda İslam felsefesi ve tasavvufunun bizatihi İslâm’ın kendi özünden kaynaklandığını ve özgün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Onların etraftan kendisi için faydalı bulduğu şeyleri alması ise gayet tabiidir.
…
İslâmî ilimlerin teşekkül aşamasında gerek ilim adamları nezdinde gerek mezhepler arasında nice farklı tavırların, farklı çıkışların vücut bulması kaçınılmaz olmuştur. Bu açıdan kimileri, kendisi gibi düşünmeyenleri icabında tenkit ve tekzib, icabında tekfir etmiştir. Zira bu durum, günümüzde olduğu gibi, işin doğasında vardır. Buradan hareketle sözü şuraya getirmek istiyoruz. Kıraat, hadis, tefsir, fıkıh, kelâm gibi ilmî disiplinler yanında tasavvuf ve felsefe gibi disiplinler de gelişmiş ve her biri kendi sahasında, nâmı cihanı tutan düşünürler ortaya koymuştur. İnsanı akıl ve duygu varlığı olarak kabul edersek, tasavvufun daha çok gönle hitap etmesi, felsefenin aklı ön plana çıkarması itibariyle bu iki ilim dalının, İslâm’ın dış dünyaya açılan iki köprüsü olageldiğini görürüz. Fakat özellikle Gazzâlî sonrası İslâm dünyasında felsefî çalışmaların sönmeye yüz tutmasından bahsedilmesi, (acaba işin doğrusu böyle midir sorusu, üzerinde durulmaya değer bambaşka bir husustur. Bu konuda bilgi için bkz. Dergah dergisi: Sayı 97, Mart 1998, sf. 12-14, 22: İlim ilim bilmektir; bilim neyi bilmektir? başlıklı söyleşi) konusu ilgi çekicidir:
Gerekçe basitçe şöyledir: ‘Felsefe, kökeni itibariyle dışarıdan gelen bir ilimdir. Yani Yunânî’dir. Dolayısıyla ona ihtiyaç yoktur!’ Gerçekte bu yaklaşım ne kadar doğrudur? Şu sözler ilim adamı zihniyetini ortaya koyması açısından Gazzâlî’ye aittir:
“Gerçekten anladım ki, bir ilme hakkı ile vakıf olmayan bir kimse, o ilimdeki bozukluğu anlayamaz. O derece vakıf olmalı ki, o ilmin o devirde en âliminin ilmine eşit olup mütalaa ve tahkikat neticesinde onun derecesini geçmeli; onun muttali olmadığı derinliklere dalabilmeli. İşte o zaman o ilmin bozuk olduğu iddiasının bir hak olduğu ortaya çıkar. Binaenaleyh anladım ki, bir akdin ve düşünce hareketinin hangi görüşler üzerine kurulduğunu anlamaksızın, künh ve hakikatine varmaksızın o mezhebi reddetmek, karanlığa taş atmak gibidir!” (bkz. İmam Gazali, el-Munkızu mine’d-dalâl / Dalâletten Hidâyete, sf. 40-41; Mehmet Bayrakdar, İslâm Felsefesine Giriş’ten naklen, sf. 218).
Gazzâlî sonrası İslam felsefesi çalışmalarının durakladığını, sönmeye yüz tuttuğunu, şerh ve haşiyeciliğin zuhur ederek zihnî faaliyetlerin dumura uğradığını söylemek, sözün en hafifiyle, kolaycılığa kaçmak olur. Ancak ne hikmetse felsefî çalışmalar yapmak, onlarla ilgilenmek, özellikle son zamanları hesaba katarsak halk tabanında korkulan bir şey olmuştur. Acaba bunda son iki yüzyıldır dalları ve budaklarıyla bize de gelen ve dinî olan şeylere sırtını dönmüş bir kısım Batı felsefesinin/(felsefecilerin düşüncelerinin) etkisi var mıdır, yoksa Gazzâlî’de görüldüğü üzere felsefî çalışmaların bazı yönlerinin dinî inanca zarar vereceği/verebileceği kaygısı mı vardır? Bunu incelemek gerekir elbette. Buna bir de şunu ilave edebiliriz: Bundan onbeş yirmi yıl öncesini göz önüne alırsak, istisnalar müstesna olmak kaydıyla, okullarda felsefe dersleri, adeta bir yığın fikirler yumağı halinde, hazmedilmeden ve hatta anlaşılmadan talebeye verilir, sonra da talebe onlardan imtihana çekilir ve bu da talebede sözü edilen derslere karşı bir tür nefret hissi uyandırırdı. Halbuki okullarda talebeye verilmesi elzem olan şey, bizatihi düşünmeyi, araştırmayı, sorgulamayı sevdirmek olmalı değil midir? Soru sormayan, merak duymayan, sorgulama ihtiyacından mahrum gelişen bir zihinden ne beklenebilir? Kim bilir belki de bundan dolayı, yetişen neslimiz, insanımız kötü bir tüketici konumunda duruyordur. Denilebilir ki, genel itibariyle bugün evlerimizde, işyerlerimizde, arabalarımızda kitap yerine iğreti gazeteler, magazin dergileri bulunuyor. Güya, insanımız bunlarla bilgi ihtiyacını karşılıyor!
İmdi, tekrar başa dönebiliriz. Hakkında bilgi sahibi olmadığımız herhangi bir düşünce, ideal ve hayat algısına karşı hüküm verme yetkimiz var mıdır? Felsefenin, felsefî çalışmaların İslâm’da yeri olmadığını, felsefenin İslâm’a aykırılıklar içerdiğini söyleyenler için Kur’ân’da akla hitap eden pek çok ayet acaba ne anlam ifade ediyordur? Dahası felsefenin; lisan, mantık, fizik (tabiiyyât), riyâziyât, metafizik (ilahiyât) gibi insan hayatını kuşatan bir ilimler sistemi demek olduğunu da hatırlamalıyız. Belki de en önemli husus, felsefenin, herhangi bir konuya çözüm bulmaktan ziyade soru sorma işi/sanatı olduğunu hesaba katmamız gerektiğidir. Çünkü soru varsa bir şeyin sorun olduğu anlaşılabilir. Sorusu olmayanın sorunu da olmaz. İlgi olunca bilgi kendiliğinden gelir. Hepsinin başında ise merak vardır. Bir meseleyi kendine dert edinen kişi o konuda zihin yorar. Bundan dolayıdır ki, felsefede soru sormak, sorgulamak, tenkit etmek ve yeni yollar-yorumlar aramak esastır. Bu da fikrî açılımları beraberinde getirir. Onun için felsefeden korkmak yerine onu incelemek, bize ne demek istediğini ve ne verdiğini anlamak gerekir. Bir mütefekkirin deyimiyle, ‘yüzme bilmeyen denize girmesin!’ Ancak yüzmeyi iyi bilip derine dalanlar inciyi çıkarabilir. Özetle söyleyecek olursak, üstesinden gelmemiz gereken korkularımızdan/(vehimlerimizden) biri de, soru sormayı öğrenmektir. Başka bir ifade ile bilgiyi kendimize mâledebilmek için bize öğretilenleri yeniden merak etmek, meselelere ilgi duymak ve bilgilenmektir. Bütün bu faaliyetleri yapabiliyorsak zaten felsefeyle uğraşıyoruz demektir.
Hürmet ve muhabbetlerimle.
Ahmet Çapku