Gecenin siyah saçlarına düşen kar taneler gibi, köyümün üzerine de, bembeyaz kar yağdı.
Gözümün önünden anılar canlandı. Tıpkı siyah beyaz filmlerde ki gibi.!
Evin penceresinden, lapa lapa yağan karı seyrettim uzunca.
Yağan karın tipiye dönüşmesi, rüzgarla birlikte ses çıkarması, içimde bazen imdat çığlığı, bazen de gamlı bir türkü oldu.
Rabbimin izniyle, her biri farklı olan kar tanelerini indiren, rahmet meleklerini tefekkür ettim.
Gelinlik kızların çeyizlerini hazırlaması gibi, desen desen, nakış nakış, nasılda işleniyordu köyümün üzerinde.
Temizliğin simgesi olan beyaz, köyümün dağlarını, taşlarını, ovalarını kartpostal şeklinde kaplamıştı.
Hayallerini süsleyen beyaz gelinlik giymişti sanki.
Gurbet yüzünden, üstüne kilit vurduğumuz anılar canlandı gözümde.
Kışın yanan sobayı,
Sobanın üstünde fokur fokur kaynayan çayı,
Anamızın pişirdiği mis gibi kokan ekmeği,
Sobanın gözüne atılan patatesi,
Yazın kış için yapılan yemekleri,
Dostluğumuzun simgesi oturmaları,
Bu oturmalarda koyu sohbetleri,
Oynanan dokuztaş oyununu,
Sobanın yanı başında, mışıl mışıl uyuyan kedimizi,
Karda yapılan avı,
Ellerimizle yaptığımız tuzakları,
Oynadığımız kartopu oyununu,
Kardan adam yapmalarımızı,
Karın üzerinde adeta umuda doğru kaymalarımızı,
Mutluluğun hayalini kurar gibi hatırladım.
Kendimi hatıra denizinin ortasında buldum.
Ben hatırladıkça, hep açık tenli, temiz yüzlü melekler gibi uçuşuyordu gözümün önünde kar.
Karın çilesi de yok değil di. Zorlukları da vardı mutlaka.
Ama bahar çiçekleri de kışın içinde gizliydi.
Kar yağmasa kardelenler nasıl açardı.
Kış bahara, bozkır ormana, acı dermana nasıl müjde verebilirdi.
Bütün bu güzelliklere rağmen köy terkedilmişliğe ağlıyordu.
Köyüm adına;
Anıların araladığı hüzün kapısından yine yalnızlık çıktı.
Hasretten,
Yalnızlıktan,
Terkedilmişlikten,
İlgisizlikten,
Vefasızlıktan,
Yaprağına kırağı düşmüş solgun bir gül gibiydi.
Adeta, ben bütün güzelliğimle buradayım, beni sevenler nerde diyordu.
Hasret gülünün yaralı çiçeği gibi sevenlerine sesleniyordu.